4 Ocak 2010 Pazartesi

...


İstersen kilometrelerce, millerce uzağa git, herşeyden, herkesten kaç... Fakat kaçabilir misin kendinden? Kaçabilir misin yüreğindeki ağırlıktan? Nereye gidersen git, yüreğin de, yüreğindeki ağırlık da, aklındaki karışıklık da izleyecek seni bir gölge gibi.. Şimdiye kadar hiç kendinden kaçabildiğin oldu mu? Hayır. Kendinden kaçamadın, kaçamazsın ve kaçamayacaksın. Ne kalabalıklar arasına karışmak, ne de kendini bir başına odalara kilitlemek kurtaracak seni kendinden.. Eğer derdinin çaresi varsa ne ala; bir şekilde o çareyi bulup kurtulacaksın, atacaksın üstündeki yükü. Ama ya çaresi yoksa, ya da çaresi imkansızdan bir adım öncesiyse? O zaman ne olacak? O zaman yanmaya mahkumsun işte.. Faydası olmasa da isyan etmeye, kurtulmak için çırpınmaya hazırla kendini; ama dedim ya, faydası olmayacak bunların.. Bir yandan içinde bulunduğun durumun basitliğine ve daha da önemlisi saçmalığına güleceksin içten içe, aptalca bulacaksın; ama diğer yandan da kurtulması çok çok zor olacak.. Biliyorsun böyle bir şeyi daha önce de yaşadın, fakat bu çok daha farklı geliyor değil mi? Çok daha farklı hissediyorsun bu sefer.. Biliyorsun aslında neler olacağını, ya da tahmin ediyorsun iyi kötü; ama gene de kendine engel olamıyorsun.. Bunun bir gün bir şekilde biteceğini biliyorsun -ya da umuyorsun- ama gene de bastıramıyorsun içindeki isyanı.. Bu seferki isyan çok daha farklı çünkü, içinde bulunduğun duruma lanet ediyorsun, kaderine küstün gene.. Çevrene de, kendine de küstün, farkında değil misin sanki? Hem de çok farkındasın her zamanki gibi.. Kendine olan kızgınlığın, küskünlüğün sırf bu olay yüzünden de değil, bunun da farkındasın. Başka şeyler de var her zamanki gibi.. Belki biraz da -ya da fazlaca- anlamsızca çekincelerin, korkuların, kararsızlıkların -hatta üşengeçliklerin- yüzünden de bu haldesin şimdi... İçinden deliler gibi ağlamak, isyan etmek, bağırmak geliyor ama senden başka kimse bilmediği için, kimselere anlatamayacağın için susmak zorundasın; bastırmak, tıkamak zorundasın bunları.. İçindeki dinmeyen kasırgalara rağmen dışarıdan sütlimanmış gibi görünmek zorundasın.. Kendini dizginlemek için lavanta kolonyalarına, bitkisel sakinleştiricilere saldıracaksın gene çevrene belli etmeden.. Başka çaren yok çünkü.. Etttiğin dualar sana bile temiz kalpli, masumane gelmese de, devam edeceksin o dualara. Çünkü biliyorsun ki eğer o dualar bir şekilde kabul olursa bir parça yatışabileceksin. Bu dualar yüzünden kendini suçlu hissediyorsun, günahkar gibi hissediyorsun ama bu seferki isyanın çok daha farklı bir sebepten kaynaklandığı için bir parça haklı görüyorsun kendini sanki.. Yorgunsun, hem de çok... Bir buçuk günde kendini bin yaş yaşlanmış gibi hissediyorsun gene.. Başındaki ağrı dün akşamdan beri dinmedi değil mi? Dinmeyecek tabii.. Ruhun iyileşmeden bedenin de iyileşemeyecek çünkü... Sebebi çok basit ve çocukça olsa da kendini o kadar yaralanmış, o kadar hüzünlü hissediyorsun ki, kimselerle konuşmak istemiyorsun.. Belki de konuşmak istiyorsun ama konuşurken birden ağlamaya başlamaktan korkuyorsun, kimbilir? Bu gözyaşlarının seni iyileştirecek yerde daha da yaralamasından, umutsuzluğunu arttırmasından korkuyorsundur belki de? Bazı şeyleri kendine bile olsa itiraf etmek çok zor, değil mi?

Umuyorum ki bir gün iyileşeceksin. Tıpkı ankaların ölürken yandığı gibi, sen de yanma günlerini yaşıyorsun bugünlerde; fakat bir gün gelecek, bir anka gibi küllerinden doğacaksın yine... Yine güleceksin eskisi gibi, hatta şimdi imkansız gibi gelse de bu haline bile güleceksin belki de.. Yalnızca sabretmen gerekli içindeki yangın dinene kadar. her zaman yaptığın gibi kendine sarıl, başka yapabileceğin bir şey yok çünkü.. Sana kızsam da, küssem de seni seviyorum... Kendine iyi bak(maya çalış), ne olur...

Hiç yorum yok: