Tam 1 yıl 1 gün geçmiş bu blogu açalı.. Bu süre içinde bloga fazla birşeyler eklemedim, ekleyemedim belki de.. Nedenini bilmediğim bir şekilde son zamanlarda yazma yetimi -ya da hevesimi mi desem- kaybettim sanki.. Aklımda uçuşan ilham kuşlarını yakalayamaz oldum, elime geçse geçse sadece birkaç parça tüy geçiyor.. Üşenmek mi denir buna yoksa başka bir şey mi bilmiyorum ama yazamıyorum işte, var mı ötesi..
Gelelim bu 1 yıl içinde hayatımda meydana gelen değişikliklere.. Aslına bakarsanız pek bir değişim olmadı bende; hala aynı kişiyim. Tek bir büyük değişim yaşadım; o da hayatımda belki de başıma gelen en güzel şeydi. İngiltere'ye, benim İngiltere'me gittim 8 aylığına. Uzun yıllardır hayalini kurardım bu diyarlarda yaşamanın; en sonunda bir tesadüfler ve oluşumlar zinciri sonunda kendimi İngiltere'de buldum geçici de olsa bir süreliğine. Hiç gidip de görmediğim halde Londra'da yaşamanın hayallerini kurardım, ama bu sefer hayalim biraz güneye kaydı ve dediğim gibi bir süreliğine kendimi İngiltere'nin güneybatısında kalan, Dorset'e bağlı Bournemouth'da buldum kendimi. Sakin, huzurlu, temiz, güvenli, ömür geçirilebilecek bir yer Bournemouth. Türkiye'deki Çanakkale gibi düşünün; bir emekli ve öğrenci şehri; ama Çanakkale'nin İstanbul'dan farkı kadar değil Londra'dan farkı. Gerek mesafe, gerekse yaşam biçimini kastediyorum "fark" derken. Canınız sıkılırsa çıkın o yemyeşil sokaklar arasında bir yürüyüşe; ya da sahile inip bir kulübe kiralayın güneşli bir günde. Çekin sandalyenizi kulübenin gölgesine, gömülün kitabınıza.. Ya da Russell-Cotes Müzesi'ne gidin; Bournemouth'un Kraliçe Victoria döneminde belediye başkanı olarak görev yapmış olan, geniş bir sanat kolleksiyonuna sahip olan Merton Russell-Cotes'un şu günlerde müzeye dönüştürülmüş evine yani. İster sanat kolleksiyonunu ve o dönemde kullanılmış eşyaları inceleyin, ister müzenin kafesinde lezzetli bir mola verip kendinizi şımartın, ister müzenin bahçesinde oturup o enfes manzarayı seyredin. Seçim size kalmış... Ya da isterseniz bir sahil şehri olmanın avantajını kullanan Bournemouth'un Oceanarium'unu gezip değişik deniz canlılarını yakından görebilirsiniz.
İngiltere'de kaldığım süre boyunca Bournemouth'da tıkılıp kalmadım tabii ki, günübirlik de olsa diğer şehirlere de gidip gezme fırsatı buldum. Bath, Oxford, Londra, Portsmouth, Winchester ve Salisbury'nin yanısıra Jurassic Coast ve Corfe Castle'ı da görme fırsatı buldum ve her gittiğim yerde kalbimin bir parçasını bırakarak geri döndüm. Özellikle Oxford ve Londra'ya öldüm bittim, hatta kendilerine "sizden çocuğum olsun" diyorum :)
Tabii ki her güzel rüyanın bir sonu var, hiç uyanmak istemesem de maalesef rüyamdan uyanmak zorunda kaldım ve içim yanarak, rüyamın rehaveti hala üzerimdeyken rüyamın en tatlı yerinde uyanmış olarak ülkeme geri döndüm. Ama şu anda özlüyorum.. Geride bıraktığım ülkeyi, okulumu, şehirleri ve insanları özlüyorum, hem de çok... Eğer reenkarnasyon diye bir şey varsa benim önceki hayatlarımın birinde bir İngiliz olmam ihtimali üzerinde düşünür oldum. Öyle ya, bir insan gidip görmeden, hiç orda yaşamadan bir ülkeye aşık olur mu?
Son söz olarak diyorum ki: "Don't cry for me Britain / The truth is I never left you / All through my wild days / My mad existence / I kept my promise / Don’t keep your distance..."
Belki bir gün...
Gelelim bu 1 yıl içinde hayatımda meydana gelen değişikliklere.. Aslına bakarsanız pek bir değişim olmadı bende; hala aynı kişiyim. Tek bir büyük değişim yaşadım; o da hayatımda belki de başıma gelen en güzel şeydi. İngiltere'ye, benim İngiltere'me gittim 8 aylığına. Uzun yıllardır hayalini kurardım bu diyarlarda yaşamanın; en sonunda bir tesadüfler ve oluşumlar zinciri sonunda kendimi İngiltere'de buldum geçici de olsa bir süreliğine. Hiç gidip de görmediğim halde Londra'da yaşamanın hayallerini kurardım, ama bu sefer hayalim biraz güneye kaydı ve dediğim gibi bir süreliğine kendimi İngiltere'nin güneybatısında kalan, Dorset'e bağlı Bournemouth'da buldum kendimi. Sakin, huzurlu, temiz, güvenli, ömür geçirilebilecek bir yer Bournemouth. Türkiye'deki Çanakkale gibi düşünün; bir emekli ve öğrenci şehri; ama Çanakkale'nin İstanbul'dan farkı kadar değil Londra'dan farkı. Gerek mesafe, gerekse yaşam biçimini kastediyorum "fark" derken. Canınız sıkılırsa çıkın o yemyeşil sokaklar arasında bir yürüyüşe; ya da sahile inip bir kulübe kiralayın güneşli bir günde. Çekin sandalyenizi kulübenin gölgesine, gömülün kitabınıza.. Ya da Russell-Cotes Müzesi'ne gidin; Bournemouth'un Kraliçe Victoria döneminde belediye başkanı olarak görev yapmış olan, geniş bir sanat kolleksiyonuna sahip olan Merton Russell-Cotes'un şu günlerde müzeye dönüştürülmüş evine yani. İster sanat kolleksiyonunu ve o dönemde kullanılmış eşyaları inceleyin, ister müzenin kafesinde lezzetli bir mola verip kendinizi şımartın, ister müzenin bahçesinde oturup o enfes manzarayı seyredin. Seçim size kalmış... Ya da isterseniz bir sahil şehri olmanın avantajını kullanan Bournemouth'un Oceanarium'unu gezip değişik deniz canlılarını yakından görebilirsiniz.
İngiltere'de kaldığım süre boyunca Bournemouth'da tıkılıp kalmadım tabii ki, günübirlik de olsa diğer şehirlere de gidip gezme fırsatı buldum. Bath, Oxford, Londra, Portsmouth, Winchester ve Salisbury'nin yanısıra Jurassic Coast ve Corfe Castle'ı da görme fırsatı buldum ve her gittiğim yerde kalbimin bir parçasını bırakarak geri döndüm. Özellikle Oxford ve Londra'ya öldüm bittim, hatta kendilerine "sizden çocuğum olsun" diyorum :)
Tabii ki her güzel rüyanın bir sonu var, hiç uyanmak istemesem de maalesef rüyamdan uyanmak zorunda kaldım ve içim yanarak, rüyamın rehaveti hala üzerimdeyken rüyamın en tatlı yerinde uyanmış olarak ülkeme geri döndüm. Ama şu anda özlüyorum.. Geride bıraktığım ülkeyi, okulumu, şehirleri ve insanları özlüyorum, hem de çok... Eğer reenkarnasyon diye bir şey varsa benim önceki hayatlarımın birinde bir İngiliz olmam ihtimali üzerinde düşünür oldum. Öyle ya, bir insan gidip görmeden, hiç orda yaşamadan bir ülkeye aşık olur mu?
Son söz olarak diyorum ki: "Don't cry for me Britain / The truth is I never left you / All through my wild days / My mad existence / I kept my promise / Don’t keep your distance..."
Belki bir gün...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder